Gönderen: islamikitaplar | Haziran 17, 2010

Kur’an ve Sünnette Ali (r.a) Sevgisi

…./….

KUR’AN VE SÜNNETTE ALİ (r.a) SEVGİSİ

Buraya kadarki bahsimizde sevginin önem ve etkisini açıkladık, dürüst ve iyi insanları sevmenin dürüstlük ve iyiliğe vesile olduğunu söyledik ve bu sevginin amaç değil, vesile olduğunu vurguladık. Şimdi Kur’an’la sünnete eğilelim ve bu iki kıstasın bize tavsiye ettiği bir sevgi ve sevgilinin var olup olmadığına bir bakalım:

Kur’an-ı Kerim’de bütün peygamberlerin “Yaptığımıza karşılık insanlardan hiçbir şey beklemiyoruz, bize Allah’ın rızası yeter.” buyurduğu söylenmekte, Resulullah’a (s.a.a) ise özel olarak Hak Teala hazretleri şu direktifi vermektedir:

“De ki: Sizden, yakın akrabalarımı sevip saymanızdan başka hiçbir karşılık ve mükafat beklemiyorum.”(Şûra, 23)

Burada son derece ilginç bir nokta vardır. Diğer peygamberler hiçbir karşılığı istemediği halde Allah Teala  neden Resulullah’ın (s.a.a) insanlardan “Yakın akrabamı sevip sayın.” gibi bir talepte bulunmasını emretmiştir?

Bu sorunun cevabını yine Kur’an veriyor:

“De ki: Sizden mükafat ve karşılık olarak istediğim şey de aslında yine sizin içindir, yararı yine sizedir, benim Allah rızasından başka isteğim yoktur.”  (Sebe, 47)

Ayette açıkça “Karşılık olarak istediğim şey aslında bana değil, size yarayacak bir şeydir.” buyrulmaktadır. Söylenmek istenen şey şudur: Benim Ehl-i beytime besleyeceğiniz sevgi, sizi kemal ve tekamüle götürecek bir bağdır aslında. İsmini “karşılık ve mükafat” koysam da gerçekte size benden ulaşacak olan nice hayırlardan biridir bu da! Çünkü Peygamberin Ehl-i beyti her nevi pislik, kötülük ve olumsuzluktan arınmış, tertemiz kılınmışlardır.

Hiç şüphesiz onları sevmek, insanoğluna, Hakka itaat ve faziletli olma gibi kazanımlar getirecektir; böylesine temiz ve günahtan arınmış bir Ehl-i beytin sevgisi elbette ki tıpkı hayat iksiri gibi etki gösterecek ve bireyin kemal bulmasını sağlayacaktır.

Bu ayetteki “yakınlar”ın en bariz numunesi, hiç şüphesiz İmam Ali’dir, nitekim tanınmış Ehl-i sünnet alimi Fahr-i Râzi şöyle yazar:

“Zemahşeri’nin Keşşaf’ında şöyle kayıtlıdır: Şûra suresinin 23. ayeti nazil olduğunda orada bulunan sahabeler “Ya Resulullah, yakın akrabalarınız içinde kendilerini sevip saymamızın emrolunduğu bu insanlar kimlerdir, onları isimleriyle tanıtabilir misiniz bize?” diye sordular. Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu: “Ali, Fatıma ve onların evlatlarıdır!”

Söz konusu ayetten sonra bizzat hadis-i nebeviyle yapılan bu açıklama ayette geçen “yakınlar”ın kim olduğunu göstermektedir: Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin hazretleri… Onları sevmek hem Allah’ın emri, hem Resulünün (s.a.a) buyruğudur. Bunu  vurgulayan pek çok nokta mevcuttur:

1- Şûra 23′te geçen “Yakınlarıma sevgi ve saygıdan başka hiçbir şey” ibaresi gayet açıktır. Burada şunun altını önemle çizmek gerekir: Resulullah’ın (s.a.a) Fatıma’yla Ali’ye (a.s) ve onların evlatlarına olan sevgisi sırf kan bağından doğan şahsi bir sevgiden ibaret değildir elbet. [1] Resulullah’ın (s.a.a) Fatıma’ya duyduğu ve açıkça beyan etmiş olduğu derin sevgi ve ilginin nedeni Hak Teala’ya olan fevkalade yakınlığı, emsalsiz iman ve takvası idi. Bundan dolayı Peygamberimiz (s.a.a) Fatıma’yı (a.s) pek sevmekte, ona özel bir ilgi ve saygı göstermekteydi. “Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu seven beni sevmiş, onu inciten beni incitmiş olur.” buyurmaktadır. İmam Ali, Hasan ve Hüseyin’e (aleyhim’us selam) duyduğu derin sevgi de yine aynı türdendir ki bu hususta da İslam kaynaklarında sayısız hadis ve mütevatir rivayetler kayıtlıdır. Binaenaleyh onları sevmek, bizzat Allah Teala hazretlerinin emriyle bütün İslam ümmetine farz edilmiştir; Allah Teala hazretleri bunu pekiştirmek için “Peygambere uyun, ona itaat edin, umulur ki böylelikle hidayete kavuşursunuz.” buyurmaktadır.  (A’raf, 158)

Yine bu arada Ahzab suresinin 21. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulur:

“Ant olsun sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır.”

Binaenaleyh ayet ve hadisle de sabit olduğu üzere Âl-i Muhammed olarak bilinen İmam Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) sevgisi bütün müslümanlara farz kılınmış bir sevgidir. [2]

İmam Ali (a.s) konusunda Resulullah’tan (s.a.a) ulaşan nice hadisler arasında, Ali’nin (a.s) sevgisini vurgulayan ve müminlerin onu sevmesini hatırlatan çok sayıda sahih hadis vardır ki bunlardan birkaçını aktarmanın yeterli olacağı kanaatindeyiz:

1- Tanınmış Ehl-i sünnet hadis ve tarihçisi İbn-i Esir,  Resulullah’ın (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle buyurduğunu yazar:

“Ya Ali! Allah Teala hazretleri seni öyle şeylerle süsledi ki, Allah kulları nezdinde bunlardan daha güzeli yoktur: Sen dünyadan öylesine uzak duruyorsun ki ne dünya senden faydalanabiliyor, ne de sen dünyadan. Miskinlerle yoksulların dostluğunu bağışladı sana; onlar seni İmam olarak kabul ettiklerinden dolayı pek mutludurlar, ve sen onların bu tutumundan memnun… Ne mutlu seni sevene ve bu sevgide samimi ve sadık olana; yazıklar olsun sana düşman olup senin aleyhinde yalan söyleyene.” [3]

2- Siyuti, Resulullah’tan (s.a.a) şu hadisi nakleder:

 ”Ali’yi sevmek iman, ona düşmanlık duymak nifaktır.” [4]

3- Ebu Naim, Resulullah’ın (s.a.a) ensara şöyle buyurduğunu yazar: “Size; benden sonra sapmamanız için kime sarılmanızı söyleyeyim mi?” (Ensar evet deyince şöyle buyurdular:) “Ali’ye sarılın! Bana gösterdiğiniz sevgi ve saygıyı ona da gösterin, Rabb’im, Cebrail vasıtasıyla bunu sizlere böylece duyurmamı emretti!” [5]

Ehl-i sünnet kaynaklarında hz. Ali’nin (a.s) sevgisi hakkında geçen bir diğer rivayette o hazretin çehresini seyredip sesini dinlemenin bile ibadet olduğu kayıtlıdır:

1- Taberi, Ümm’ül müminin Ayşe’den şöyle nakleder:

Babam, sık sık Ali’nin çehresini seyreder, hayranlıkla ona bakardı. Bir gün “Baba, Ali’nin yüzüne neden o kadar bakıyor, onu hayranlıkla seyrediyorsun?” diye sordum. “Kızım, Resululah’ın (s.a.a) Ali’nin simasını seyretmenin ibadet olduğunu buyurduğunu kendi kulağımla duydum.” dedi. (Riyaz’un Nezire c:2 s:219) Aynı konuda diğer Ehl-i sünnet eserlerinde 20′ye yakın rivayet vardır).

2- İbn-i Hacer de yine Ayşe’den şöyle rivayet eder:

Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: “Kardeşlerimin en hayırlısı Ali, amcalarımın en hayırlısı Hamza’dır. Ali’yi anıp hatırlamak ve onun hakkında konuşmak bir ibadettir.” (Sevâik’ul Muhrika, İbn-i Hacer s:74.) Ayrıca diğer Ehl-i sünnet kaynaklarında da aynı mevzuda 5 hadis vardır.

Hz. Ali, Allah ve Resulü indinde diğer insanların en sevileni ve en hayırlısıydı. Enes b. Malik şöyle rivayet eder:

Her gün, ensardan birinin büyük çocuğu Resululah’a (s.a.a) hizmet ederdi. Benim sıramın olduğu bir gün Ümm-ü Eymen kızarmış bir tavuk getirerek “Ya Resulullah, bu tavuğu kendim aldım, kendim pişirdim, sizin için…” dedi, bunun üzerine Resulullah (s.a.a) elini kaldırıp “Ya Rabbi” buyurdu, “Bu yemeği benimle birlikte yemesi için kullarının en sevgili olanını bana gönder!” Duanın hemen ardından kapı çalındı, hazret “Enes, git kapıyı aç!” buyurdular. Ben “Keşke gelen ensardan biri olsa…” diye geçirdim içimden. Kapıyı açtım, gelen Ali’ydi, “Peygamberin önemli bir işi var.” diyerek onu geri gönderdim, Peygamberin bu duası ve Ali’nin gelişi 3 kez tekrarlandı, üçüncü defasında  Resulullah (s.a.a) “Ey Enes,” buyurdu, “Git ve onu içeri al! Sen, kavmini seven ilk insan değilsin. Onun senin kavminden  -ensardan- olmadığını biliyorum!”

Bunun üzerine mahcubiyetle gidip Ali’yi getirdim, oturup birlikte yemek yediler.” [6]

—————–

[1] Resulullah’ın (s.a.a) onlara duyduğu sevginin nedeni, bizzat Allah Teala’nın onları “örnek insanlar” olarak görüyor ve seviyor olması ve “örnek insanlar” olarak diğer müminlere tavsiye buyurmasıdır. Resulullah’ın (s.a.a)  Fatıma’dan (s.a) başka evlatları da vardı, ama Allah Teala İslam ümmetini, onları sevmekle mükellef etmemiştir, sevgi ve saygısı farz olan isimler, bizzat Resulullah’ın  (s.a.a) da açıklamış olduğu gibi Ali’yle Fatıma ve onların evlatlarıdır.

[2] Ehl-i sünnetin temel kaynak eserlerinden olan Fahr-i Râzi’nin Tefsir-i Kebir’i c:27 s:166 Mısır basımında konuyla ilgili daha birçok belge aktarılmıştır. Ayrıca Katade, Taberi ve Müstedrek-i Sahiheyn’de de yüzleri bulan belge kaydedilmiştir.

[3] Usd’ül Gabe c:4 ,  s:23.

[4] Kenz’ul Ummal, Siyuti’nin Cem’ul Cevâmi’si 6/156.

[5] Hilyet-ul Ulyâ 1/63. Bu husustaki hadisler pek çoktur. Kısa bir inceleme sonrası sadece Ehl-i sünnet kaynaklarında Hz. Ali’yi sevmenin faziletleri hakkında 90′dan fazla hadis buldum. Şia kaynaklarından Meclisi’nin Bihar’ında 123 rivayet vardır ki yeni baskının “Emir’ul müminini sevmek ve ona buğzetmek” başlığı altında kayıtlıdır.

[6] Müstedrek-i Sahiheyn c:3 s:131. Bu olay Ehl-i sünnetin diğer sahih kaynaklarında 18′den fazla yerde ve değişik şahıslarca rivayet edilmiştir.

Alıntıdır; Kitap: Bilinmeyen Simasıyla Hz Ali (r.a), Ayetullah Murtaza Mutahhari

Gönderen: islamikitaplar | Haziran 16, 2010

Ahlakın Zirvesinde

…./….

Bütün bunları göz önünde tutarak o büyük ahlakın temsilcisinin bazı örneklerini size sunuyoruz.

Peygamber en büyük yiğit, adaletli, sabırlı ve en temiz insandı. Kendisinde bir dirhem parayı bile bir gece tutmaz, müslümanlar için gerek­li yerlere harcardı. Herkesten daha sade yaşıyordu. Kendi ayakkabısını dikiyor ve elbiselerini yıkıyordu. Bu tür işlerde bütün aile fertlerine de yardımcı oluyordu.

Herkesten daha çok hayalı idi. Hiçbir kimsenin yüzüne dikkatli bak­mıyordu. Köle veya efendi olsun herkesin davetini kabul ediyordu. Bu bir içimlik süt olsa bile, en güzel bir şekilde teşekkür ediyordu. Yoksul ve fakir kölelerin davetini büyük davetmiş gibi kabul ediyordu.

O eşsiz insan kendisiyle ilgili işlere sinirlenmiyor, sadece yüce Allah’ın dini ile ilgili işler moralini azaltabiliyordu. Allah’ın emrini kendisi veya sahabelerinin zararına olsa bile uygulamaya geçiriyordu.

Yardıma çok ihtiyaçları olduğu bir zamanda sahabelerinden bir grup, müşriklerden başka müşrik düşmanlara karşı yararlanmayı teklif ettiler. Hz. Peygamber onların bu teklifini reddederek şöyle buyurdu: “Biz müşriklerden yardım istemiyoruz!! Biz müşriklerden yardım istemiyoruz!!”.

Hicretten önce Ebu Talib Deresi’ndeki ablukada açlıktan karnına taş bağlıyordu, önüne getirilen yemeği bitiriyor, tabakta bırakmıyordu. Yemeği çok sade bir şekilde ve bir şeye hafifçe yaslanarak yerdi.

Fakirlerle oturur ve onlarla aynı sofradan yemek yerdi.

Alimlere ve izzetli insanlara saygı gösterir ve hiçbir kimseye haksızlık etmezdi.

Onun sosyal yönlerinden biride, hastalar arasında ayrılık gözetmeden ziyaretlerine gitmek ve cenaze törenlerine katılmaktı. Yürürken tek olarak yürür, hizmetçilerini yanına almazdı. At, katır vb. ne getirirlerse binerdi. Bazen omuzlarına aba alır bazen ise abasız ve emmamesiz (=bir çeşit giysi) yolculuk ederdi. Sallana, sallana değil düzgün yürüdü. Ayaklarını yerden öyle kaldırırdı ki, sanki aşağı doğru gider gibiydi.

Güzel kokuları çok sürüyordu. Onun hem kölesi hem de hizmetçisi vardı. Ancak hiçbir zaman onlara üstünlük gösterme düşüncesinde olmadı. Hiçbir zaman dilimini Allah’a itaatten uzak geçilmiyordu.

Herkesten önce selam veriyordu. Bir istek için kendisine gelenler, gitmeyinceye kadar yanlarından ayrılmıyordu.

Sahabeleri ile karşılaştığı zaman elini uzatır, parmaklarını onun parmaklarına geçirir, bir elini onun elinin üstüne koyuyordu.

Namaz kılarken bir isteği olan veya yanında oturan oluğunda, namazını çabucak bitirir ve dönerek ne isteği olduğunu sorardı. Onun isteğini yerine getirdikten sonra namazına devam ederdi.

Bir toplantıda başa değil alt uca bağdaş ve tam bir tevazu ile otururdu. İnsanların içinde ayaklarını uzattığını gören olmadı. Çoğu zaman kıbleye dönük oturur, her kim gelse saygı gösterir ve kilim üstünde oturmasını teklif eder ve ikramda bulunurdu. Kilim üstünde oturmadıklarında, o kadar ısrar ederdi ki, kabul etmek zorunda kalırlardı..

Onun sözünü dinleyen, Peygamberin yanında herkesten daha üstün olduğunu düşünürdü.

Onunla oturan, onun hoş ve güzel simasından ve güzel bakışından zevk alırdı.

Arap toplumunda birisini künyesiyle çağırmak o kişiyi onurlandırmak anlamına gelirdi. Bu nedenle sahabelerine saygının bir belirtisi olarak, onları künyeleri ile çağırırdı. Künyesi olmayana kendisi bir künye verirdi. Kadınları ve hatta çocukları bile künye ile çağırırdı.

Az kızardı, razılığı ise çoktu. Herkesle iyi geçinirdi ve iyilikseverdi.

Toplantılarda her zaman şöyle diyordu: “İlahi sen her kötülükten uzaksın övgüler sanadır. Senden başka bir ilahın olmadığına tanıklık ediyorum. Tövbe ve bağışlanma dileyerek, sana doğru dönüyorum.”

Sahabelerin içinde otururken Hz. Muhammed’in kim olduğu ayırdedilmiyordu. Çünkü kendisine özel bir yeri yoktu.

Daha sonraları gelenlerin sayısı çoğaldıkça ve her gelen “Sizin hânginiz Muhammed’dir.” diye sorduklarından, Onun için topraktan bir minber yaptılar. Bütün bunlardan sonra şöyle diyordu: “Ben kuldan başka bir şey değilim.”

İslam Peygamberi yüce Allah’ın en çok korkan ve yüce Allah’ı tanımada hepsinden daha marifetli ve öğretici, ona itaat etmede herkesten daha çok kuvvetli, ibadette, herkesten daha çok sabırlı ve yüce Allah’a sevgi beslemede herkesten daha çok vurgun idi. O kadar ibadet eder ve namaz kılardı ki, ayaklarının altı çatlardı, namaz kılarken gözlerinden yağmur gibi göz yaşı inerdi. Uzun süren oruçlu hallerinden sonra şöyle diyordu: “İftar etmeyeceğim, iftar ettiğimde ise artık oruç tutmayacağım.” diyordu. Bedeninin ve elbiselerinin temizliğine çok dikkat ediyor, saç ve sakallarını sürekli tarıyordu. Dişlerini misvakla fırçalıyor, ve güzel kokular sürüyordu. Uzakta olan biri onun kokusunu aldığında bu Peygamberin kokusudur diyor veya onunla bir yerde yürüyen ve oturanlardan Peygamber kokusu geliyordu. Açları doyurup, çıplakları giydirir, yürüyeni bineğe bindirir, ihtiyacı olanların ihtiyacını karşılar, borçlunun da borcunu öderdi.

O insanların en güçlüsü ve korkusuzu idi. İmam Ali bu konu hakkında şöyle buyurur. “Bedir günü olsaydı da görseydiniz, biz düşmana herkesten daha yakın olan ve şiddetle savaşan Peygambere sığınırdık.”, başka bir yerde de şöyle buyurmuştur: “En şiddetli ve kızgın savaşların ortasında Allah’ın elçisine sığınırdık. Hiç kimse düşmana ondan daha yakın değildi.”

En doğru konuşan ve sözüne sadık idi. Herkesten yumuşak ve iyi huylu haysiyetli ve tertemiz biriydi.

Onun gören onun etkisinde kalır, Ona gidip-gelen onu çok severdi.

Ondan ne isterseler verirdi. Birisi O’nun yanına gidip, bir şey istedi. Hz. Peygamber ona iki dağın arasını dolduracak bir koyun sürüsü verdi. O kendi kavmine dönünce şöyle dedi: “Müslüman olun, çünkü Muhammed o kadar veriyor ki sanki fakirleşmekten korkmuyor”

O her türlü günahı kötü kabul ediyor, her güzellik ve iyiliği emrediyordu.

Sözün kısası o bütün iyiliklerin örneği ve her iki dünya mutluluğunun rehberiydi. Ona ve onun temiz ehl-i beytine en üstün salat ve selamlar olsun.

Alıntıdır. Kitap: Hz Muhammed’in (s.a.a) Hayatı; Seyyid Taki Müderrisi

Gönderen: islamikitaplar | Haziran 16, 2010

Peygamber-i Ekremin Ahlaki Yüceliği

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKİ YÜCELİĞİ

ferdi ve sosyal alanlarda o yüce insanın ruhi ve ahlaki üstünlükleri ve her alandaki onun mükemmel özelliklerini açıklamaktan aciz olduğumu itiraf ederek, yüce Allah’ın onu Peygamberlerinin sonuncusu olarak gönderdiğini söylemeyi burada yeterli görüyorum.

Peygamberler maddi ve manevi yönden örnek ve essiz rehberlerdir.

Müminler Emiri İmam Ali (a.s) insan oğlunun Peygamberi mükemmel olarak nitelemekten aciz olduğunu hassas ve güzel bir delille beyan ederek şöyle buyuruyor: “Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde diyor ki: ‘Allah’ın nimetlerini saymak isteseniz bile sayamazsınız’[1] başka bir ayette de ‘Dünya nimetleri ahiretle karşılaştırılmada oldukça azdır.’[2] Yüce Allah’ın çok az olarak nitelediği dünya nimetlerini saymak nasıl mümkün değilse ‘Sen büyük ahlak üzeresin’[3] dediği Peygamberin eşsiz özelliklerini tüm yönüyle öğrenmek mümkün olabilir mi?”

Yüce Allah Peygamberin ahlakını büyük ve azametli olarak tarif ediyor. Eğer az olan dünya nimetlerini saymak mümkün değilse büyük bir şeyi (Peygamberin ahlakını ve özelliklerini) saymak nasıl mümkün olabilir?


[1] İbrahim Suresi 34

[2] Tevbe Suresi 38

[3] Kalem Suresi 4

Alıntıdır. Kitap: Hz Muhammed’in (s.a.a) Hayatı; Seyyid Taki Müderrisi

Gönderen: islamikitaplar | Haziran 13, 2010

Kitap Okumak

Kitap Okumak

Eğitim ve öğretim araçlarının en iyilerinden birisi kitap okumaktır. İyi kitap, okuyucunun ruhunda derin etkiler bırakmaktadır. İnsanın ruhunu ve nefsini kamilleştirir ve şahsiyetini yükseltir. İlmini fazlalaştırır ve bilgilerini çoğaltır. Toplumsal ve ahlakî noksanlıkları giderir. Özellikle insanların boş vakitlerinin azaldığı, ilmî ve dinî toplantılara katılmanın zorlaştığı teknoloji çağı olan günümüzde kitap en iyi eğitim ve öğretim vesilesidir. Kitabın insanın ruhunda bıraktığı etki başka şeylerden daha köklü ve derindir; hatta kitap bazı zamanlar okuyucunun şahsiyetini değiştirip bambaşka yapmaktadır. Ayrıca kitap okumak, sağlıklı dinlenme ve boş vakitlerini değerlendirme vesilelerinin en iyisidir. Boş vakitlerini kitap okumakla değerlendiren kimseler ilmî ve ahlakî istifaler dışında ruhsal bulanımlardan ve sinir zaaflarından uzak kalır ve hayatlarında daha huzurlu olurlar.

Kitap, bütün manzaralardan daha güzel, bütün bostan ve bahçelerden daha ferahlatıcıdır. Elbette, bütün bunlar kitap ehli içindir. Kalbe sefa verir ve ışıklandırır. Dertleri ve hüzünleri geçici bile olsa giderir.

İmam Ali (r.a) şöyle buyuruyor: “Boş vakitlerini kitap okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını kaybetmez.” [1]

Emir-ul Mü’minin Hz. Ali (r.a) şöyle buyurur: “Yeni ilmi şeyleri öğrenmekle, kalbinizin yorgunluğunu ve rahatsızlığını giderin, çünkü kalpleriniz de vücudunuz gibi yorulur.” [2]

Bütün ülkelerin gelişme ve medeniyetini basılan kitaplarıyla, kitapların özelliğiyle ve okuyucu sayısıyla araştırmak ve ölçmek mümkündür. Okur-yazar olmak medeniyetin belirtisi değildir. Medeniyetin belirtisi mutalaa etmek ve araştırmaktır.

Okur-yazarımız çok olmasına rağmen malesef araştırmacımız ve okuyucumuz pek azdır. Ders okumak sadece iş bulmak için bir basamakmış gibi kız ve erkeklerin çoğu, tahsilleri bittikten hemen sonra kitapı yere bırakıp yaşam, iş ve alış-verişe başlarlar. Bunun için kitapları bıraktıkları anda bilgileri duruverir. Oysa, gerçekte kitap okumak, insanın kamilleşmesi ve bilimin ilerlemesi içindir. İnsan ders okumakla ve temel bilgileri öğrenmekle, araştırma ve mutalaa için hazırlık kazanmaktadır.

Ondan sonra kemale erişmek ve kendi payınca bilimin ilerlemesi için mutalaaya, kitap okumaya ve araştırmaya başlamalıdır. Bu işi imkanatı çerçevesinde veya gücü yettiğince ömür boyu sürdürmelidir. İslam dini de, izleyicilerine çocukluktan ölünceye kadar ilim öğrenmeyi bırakmamalarını emretmiştir. Örneğin:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: “İlim öğrenmek bütün müslümanlara farzdır ve Allah ilim peşimde koşanları sever.” [3]

İmam Cafer Sadık (r.a) buyuruyor ki: “Ashabımı kırbaç zoruyla bile olsa ilim öğrenmeye zorlamayı severim.” [4]

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Hayatın iki kişiden başkasına faydası yoktur: Birincisi, izinden gidilen alim. İkincisi,  ilim peşinde olan kimse.” [5]

İmam Sadık’tan (r.a) şöyle nakledilir: “İnsanlar üç kısımdır: Bilim adamı, ilim peşimde koşanlar ve geriye kalanlar ki çerçöpe benzerler.” [6]

Yine İmam Sadık (r.a) buyuruyor ki: “Lokman oğluna şöyle buyurdu: “Oğlum! Günlük saatlerinden bir kısmını kitap okumak ve ilim öğrenmek için ayır; çünkü eğer kitap okumayı terk edersen bilgilerini zayi edersin.” [7]

İmam Sadık (r.a) şöyle buyurur: “Her durumda ilim öğrenmek farzdır.” [8]

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: “İlim öğrenmek bütün müslüman erkek ve kadına farzdır.” [9]

Yine İmam Sadık (r.a) şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar ilmin faydalarını bilseydiler canlarını tehlikeye atmak veya ilim öğrenmek için denizin o tarafına yolculuk etmek zorunda kalsalardı bile onu ele getirmek için çaba harcarlardı.” [10]

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: “Eğer bir gün geçer de o günde benim ilim ve bilgime bir şey artmazsa, o gün benim için mübarek bir gün değildir.” [11]

Anne ve babanın ilk vazifesi, çocuklarını ilim öğrenmek için mektebe göndermektir. İslam da bu konuya önem göstermiş ve emretmiştir. Örneğin:

İmam Sadık (r.a) şöyle buyurur: “Çocuk yedi yıl oyun oynar, yedi yıl ders okur ve yedi yıl helal ve haramı öğrenir.” [12]

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: “Çocuğun baba üzerinde üç hakkı vardır. Birincisi: Ona iyi bir isim takması. İkincisi: Okuma ve yazmayı ona öğretmesi. Üçüncüsü: büyüdüğü zaman onu evlendirmesidir.” [13]

Resulullah (s.a.a) yine şöyle buyurur: “Çocuğu mektebe gönderip öğretmeni ona Bismillah’ı öğrettiği zaman, Allah Teala çocuğu, annesini ve babasını cehennem ateşinden kurtarır.” [14]

Resul-i Ekrem (s.a.a) bir yerde de şöyle buyurur: “Ahir zaman babalarının vay haline! Müslüman oldukları halde dinin farzlarını çocuklarına öğretmezler.” [15]

Anne ve babanın ikinci vazifesi şudur: Çocuklarını öyle bir şekilde eğitmeliler ki ilime, bilime, kitap okumaya, tartışma ve meraklanmaya ilgi göstermeliler. Kitapa ilgi göstermek anadan doğma değildir. Evin durumu ve anne ve babanın davranış ve sözlerinin bu konuda büyük bir etkisi vardır.

Bu işe ilgi gösteren anne ve babanın kendilerinin de kitap okuma ve mutalaa ehli olmaları ve bilime ilgi göstermeleri gerekir. Ev ortamları bilgi ve kitap ortamı olması gerekir. Söz ve amelleriyle çocuklarını kitap okumaya teşvik etmeleri gerekir. Bu işe küçüklükten ve çocuklar okula gitmeden önce başlamak daha iyidir.

Önce, çocuklar için kitap okumalılar. Yani, kolay, kısa ve anlaması rahat olan tatlı ve resimli hikaye kitapları alınmalı ve ondan sonra anne, baba veya büyük kız ve erkek kardeşin her gün bu kitabın bir bölümünü yavaş yavaş küçük çocuğa okumaları gerekir. Eğer resimliyse konuyu resimlerle bütünleştirmek daha iyidir.

Daha sonra çocuktan, o hikayenin özetini anlatması ve kısa şiiri varsa onu ezberlemesi istenir. Ama bu işte acele etmemeli, ileri gidilmemeli ve çocuğun kabiliyet ve isteğine göre istenmelidir, fazla değil. Aksi durumda, çocuk ilk başından kitap okumaktan nefret  edebilir.

Bu işi çocuğun kendisi kitap okuyabilinceye kadar devam ettirmeli, ondan sonra, kitabı çocuğun kendisi okumalı, anne ve babası da onu dinlemelidir. Bazen kitabın konuları hakkında çocukla tartışabilirler. Bu iş, çocuğun kendisi kitap okumaya ilgi gösterip kitap okuyuncaya kadar devam ettirilmelidir. Burada, anne ve babaya bazı noktaları hatırlatmakta yarar var:

1- Çocuklar hikayeleri sever ve konularını iyi anlarlar. Ama genel konuları iyi anlayamazlar ve onlara fazla ilgi göstermezler. Dolayısıyla, mümkünse çocuklar için daha çok hikaye kitapları seçilmelidir.

2- Her çocuğun, kendisine özgü bir şahsiyeti vardır ve herkes yetenek ve ilgi bakımından bir değildir. Çeşitli yaşlarda da bu yetenek değişmektedir.

Dolayısıyla, anne ve baba, çocuklarını tanımalı, onların özel istek ve yeteneklerini bilmeli ve ona göre çocuğa kitap vermeli, zor ve yorucu konuları çocuklara yüklemekten kaçınmalıdır. Çünkü böyle bir iş çocuğu kitap okumaktan bıktırabilir.

3- Çocuk geliştiği ve kitap onda derin etkiler bırakacağı için, ona her türlü kitabın verilmesi doğru değildir. Anne ve baba, o kitabı daha önce okumalı, konularının doğru olduğuna emin olmalı veya güvendikleri birisinin tavsiyesiyle kitap alarak çocuklara verilmelidir. Çocuk, kötü bir kitap okursa, bünyesinde kötü etkiler bırakabilir. Bu durumda onu yeniden eğitmek ve terbiye etmek çok zor olacaktır.

4- Çocuklar ölüm, cinayet, hırsızlık ve hıyanetten bahseden polis ve cinayet romanlarına ilgi gösterirler. Ama bu kitaplar, çocuklara ölüm, cinayet ve hırsızlığı öğretmekle kalmaz, onların ruhsal sağlıklarına ve rahatlıklarına da darbe indirir. Aynı şekilde, tahrik edici cinsel kitapların da çocuklara zararı vardır. Çünkü bu iş onların cinsel güdülerinin erken uyanmasına ve kötü vadilere sürüklenmelerine sebep olabilir.

….Hatıralarında şöyle yazıyor: Beni çok seven bir anneannem vardı. Geceler onun yanında uyuyordum ve bana hikaye anlatmasını rica ediyordum. Her akşam, uykum gelinceye kadar bana hikaye anlatırdı. Böcekteyze ve diğer korkulu hikayeleri anlatırdı. Bu heyecanli hikayeler, benim ruhumda çok etki bırakıyordu. İçimi kin alıyordu. Farebeyi, yitiren böcekteyze için ağlar ve üzülürdüm. Bu dert ve üzüntüyle uykuya dalardım ve bu kötü  düşünceleri uykumda da takip ederdim. Ben bu boş hikayeleri ve heyecanlı öyküleri çok severdim; ama, ruhum hassas ve perişan ederdi. Korkak ve cesaretsiz olarak büyümüştüm. Yalnızlıktan korkardım. Üzülürdüm. Sinirliydim ve çabuk bozulurdum. Istıraplı ve tedirgindim. Bu durum, şimdiye kadar az-çok üzerimde kalmıştır. Keşke anne ve babalar, bu yalan ve heyecanlı hikayeleri çocuklara anlatmasaydılar ve hiç okumasaydılar. Ben böyle hikayeleri kendi çocuklarıma okumamaya karar verdim. Genelde Kur’an öykülerinden ve gerçek hikayelerden istifade ediyorum.

5- Kitap okumaktan asıl maksat vakit geçirmek değil, konuları anlamak ve onlardan faydalanmaktır. Önemli olan, çocuğun ne kadar kitap okuduğu değil, nasıl okuduğudur. Acaba, okuduğu yerleri dikkatle ve anlayarak mı geçmiş yoksa hiç anlamamış mı? Bu konuyu anne ve babanın çok dikkatle izlemeleri gerekir.

Bazı zamanlar,  çocuğa kitabın konusunu sorup konularının doğruluğu ve yanlışlığı hakkında görüşlerini istesinler. Ondan, bu konulardan ne gibi sonuçlar aldığını ve nelerinin ona faydalı olduğunu sorsunlar.

6- Çocuklar, efsane ve hayretengiz yalanlarla dolu kitaplara da ilgi duyar. Bazı bilginler de çocukların bu ilgisinden tarafarlık etmişler ve bunun çocukların hayal gücünü geliştirdiğini savunmuşlardır. Ama, bence efsaneler ve gerçek dışı hikayeler, çocukları yalan uydurmaya alıştırır ve hakikati olmayan ve yalan fikirleri onların kafasına sokar. Onu, hakikatlerden uzaklaştırıp hayal kurmağa ve yersiz beklentilere teşvik eder. Büyüdüğü zaman da, isteklerinin gerçek olmayan yollarla yapılmasını ister.

7- Evet, çocuklar hikaye kitaplarını başka şeylerden daha çok severler, ama sadece hikaye okumaya alışması da yanlıştır. Bazen de dakik ilmî konuları anlamaya hazır olsun ve ilmî kitapları okumaya alışsın diye okuması için ona yararlı ve kolay ilmî, ahlakî ve toplumsal kitapları da vermek gerekir.

8- Çocukların, sadece hikaye kitaplarını sevdikleri de doğru değildir. Seçkin şahısların, doğru ve kahraman insanların öyküleri de çocukların dikkatini çeker ve bu kitapları okuyarak onları kendilerine örnek edinirler. Böyle kitapları okumak, çocuklara hem lezzetli ve hem de faydalıdır.

—————-

[1] – Gurer-ul Hikem, s.636.

[2] – el-Kâfi, c.1, s.48.

[3] – el-Kâfi, c.1, s.30.

[4] – el-Kâfi, c.1, s.31.

[5] – el-Kâfi, c.1, s.33.

[6] – el-Kâfi, c.1, s.34.

[7] – Bihar-ul Envar, c.1, s.169.

[8] – Bihar-ul Envar, c.1, s.172.

[9] – Bihar-ul Envar, c.1, s.177.

[10] – Bihar-ul Envar, c.1, s.177.

[11] – Mecma-uz Zevaid, c.1, s.136.

[12] – Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.

[13] – Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.

[14] – Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.

[15] – Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.

Alıntıdır; Kitap: İSLAM’DA ÇOCUK VE TERBİYESİ - Ayetullah İbrahim Emini

Gönderen: islamikitaplar | Haziran 13, 2010

Cuma Namazı

CUMA NAMAZI

İslâm dininin yasalaştırdığı ibadetlerin bir kısmının ruhî ve manevî boyutların yanı sıra siyasal ve sosyal boyutları da vardır. Bilhassa aleni, toplu olarak ve de kendine özgü koşullarda yapılan ibadetler bu türdendir. Cuma namazı da bu kategoride yer almaktadır. Bu namaza katılım sağlayan insanlar, manevî hazzı tatmak ve ibadetin sevabını kazanmakla birlikte sosyal yararlarından da pay almış olurlar.

Cuma namazı, İslâm’ın izzet göstergesi ve Müslümanların azamet simgesidir; Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlayan, düşmanların komplo ve entrikalarını bozan güçlü bir etkendir. Cuma namazı iki rekât olup cuma imamının okuduğu iki hutbe ile birlikte öğlen namazının yerine geçer. Cuma imamı, Müslümanları takvaya davet etmek, toplumun gerçeklerini göz önünde bulundurarak eğitici ve ahlâkî konuları işlemek, toplumda mevcut olan sıkıntıları dile getirmek, olumsuzluklara dikkat çekmek, insanları siyasî açıdan bilgilendirmek, toplumu tehdit eden tehlikeler ve düşmanlar hakkında uyarılarda bulunmakla yükümlüdür. İşte bu içerik, insanların düşünce ufkunu genişletme ve aydınlatma bağlamında Cuma namazına büyük önem ve etki alanı kazandırmaktadır.

İslâm dini, cuma namazına katılmanın gerekliliğine vurgu yapmış ve mazeret olmaksızın cuma ve cemaat namazlarına katılmamayı bir tür nifak belirtisi olarak tanımlamıştır.

Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Hasta olmaksızın ve mazereti bulunmaksızın üç hafta peş peşe cuma namazına katılmayan kimsenin kalbine nifak mührü vurulur.” [1]

Cuma namazı, yoksulların haccı [2] ve Allah’ı anmaktır.

Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Ey inananlar, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın…”[3]

Cuma günü Müslümanların tatil günüdür ve Müslümanlar bu günde temizlik yapar, dinlenir, manevî ve siyasî açıdan kendilerini geliştirirler.

Bölücülük yapmak suretiyle Müslümanları zayıflatmak düşüncesinden asla vazgeçmeyen İslâm düşmanları, Cuma namazı merasimlerinin kurulmasından korkmakta ve bu yüzden de bu sağlam iman barajını yıkmaya çalışmaktadırlar.

İmam Humeyni (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir araya toplanarak cuma namazlarını ve diğer namazları, olanca görkemiyle kılın; çünkü şeytanlar namazdan da, camiden de korkarlar…” [4]

————-

[1] – Vesâil, c.5, s.6

[2] – Vesâil, c.5, s.5

[3] – Cuma, 9

[4] – Sahife-i Nur, c.12, s.149

Alıntıdır; Kitap: Namazın Hikmeti, Üstad Muhsin Kıraatî

Gönderen: islamikitaplar | Haziran 1, 2010

Kur’an Çerçevesinde

KUR’AN ÇERÇEVESİNDE

Haşimi Rafsancani

Endişe Yayınları

 

“…Şunu da biliyorum ki Kur’an; sermayedarların, İslâm’ı doğrulamak şöyle dursun, bütün güçleriyle İslâm’ın karşısında yer aldıklarını gösteriyor.

… Kur’an’dan bir konuyu ele alıp, ayetleri tefsir eden veya makale yazan şahıslar, kendi bilgileri dahilinde olan ayetlerle ve makalesinin izin verdiği kadarıyla tefsir etme yolunu tutmuşlar. Amaçları, “kendi görüşlerini” kanıtlamak…

Kur’an’ı tanıma yöntemi ve araştırma yolu bu değildir.” (Arka Kapak)

Gönderen: islamikitaplar | Mayıs 25, 2010

Şehadet – Dr. Ali Şeriati

ŞEHADET

Şehid Dr. Ali Şeriati

Fecr Yayınevi

Şehadet, islam düşüncesinde Allah’ın tek ilah oluşuna en yakın şahitliği ifade etmektedir. İslam tarihi boyunca dinin insanlar arasında yayılmasına önemli katkıları olan şehadeti Dr. Şeriati’nin kalemiyle daha yakından hissedeceksiniz. Şehadet eyleminin afâki bir romantiklik olmadığını bu kitapla anlayacaksınız.

Kitabı indirmek için tıklayınız; http://rapidshare.com/files/391513923/Sehadet.rar

Gönderen: islamikitaplar | Mayıs 18, 2010

Savaşın Çocukları – VCD

VCD Film:  Savaşın Çocukları
Yönetmen:  Muhsin Ali Ekberi
Yapım: İran İslam Cumhuriyeti
Oyuncular: Seleme Renkan, İsmail Amuri, Rahim Haribi,
Ferzane Aarastu, Yelda Kaşagi, Fuat Ahmet Sabır, Ali Rıza



Babası Saddam hükümetince hapse attırılan Ali’nin
küçük kardeşi hariç tüm ailesi bombardumanda ölmüştür.
Ali bombalama esnasında köyde olmadığı için kurtulmuştur.
Küçük kardeşini ise İran mülteci kampına sığınacak bir aile sahiplenmiştir.
Ali ailesinin tek yadigarı olan kardeşini aramaktadır.

http://rapidshare.com/files/388863842/SAVASIN_COCUKLARI.part1.rar

http://rapidshare.com/files/388474685/SAVASIN_COCUKLARI.part2.rar

http://rapidshare.com/files/388416951/SAVASIN_COCUKLARI.part3.rar

http://rapidshare.com/files/388399215/SAVASIN_COCUKLARI.part4.rar

http://rapidshare.com/files/388385644/SAVASIN_COCUKLARI.part5.rar

Gönderen: islamikitaplar | Mayıs 13, 2010

Batının Batışı / Mesih Muhaciri

Gurub-u Garb / Batının Batışı / Mesih Muhaciri

BATININ BATIŞI
MESİH MUHACİRİ
Kevser Yayınları

“Gurub-u Garb” [Batının Batışı] başlıklı kitap; “Mesih Muhaciri”nin Avrupa ziyaretinin ardından, 1982 yılında İran’a dönüşünde “Cumhuri İslamî” [İslam Cumhuriyeti] gazetesinde konu hakkında yayımlamış olduğu intibaî makalelerinden oluşuyor.
E-Kitap şeklinde okumak için tıklayınız;

CHM (E-Kitap Formatında) http://rapidshare.com/files/386830932/BATININ-BATISI.chm

EXE (Program Formatında) http://rapidshare.com/files/386831689/BATININ-BATISI.rar

Gönderen: islamikitaplar | Mayıs 13, 2010

HAYDAR; FATİH-İ HAYBER

 

CHM (E-Kitap) Formatında; 

http://rapidshare.com/files/386833202/Hayber-Fatihi-Haydar.chm

Exe (Program) Formatında;

http://rapidshare.com/files/386833946/Hayber-Fatihi-Haydar.rar

Eski Gönderiler »

Kategoriler

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.